İklim İçin Yeni Ekonomi
195 ülkeden liderlerin, karar vericilerin, siyasilerin, çiftçilerin, sivil toplum örgütleri ile özel sektör temsilcilerinin, geçtiğimiz yılın son ayında Paris’te katıldığı BM İklim Değişikliği Sözleşmesi Taraflar Konferansı’nda (COP21) onaylanan Paris Anlaşması, iklim değişikliğinin durdurulması konusunda umut vaadediyor. Çözüm için ortaya konulan seçeneklerin çoğu, bizi hep aynı soruyu yanıtlamaya yöneltiyor: Ekonomik koşullara mı, yoksa doğal yaşamın kurallarına göre mi davranacağız?

Küresel ısınmayı 1,5- 2 derece ile sınırlandırma ve -uzun vadede kömür başta olmak üzere- fosil yakıtları terk etme gerekliliğini ortaya koyan Paris Anlaşması’nın, zirveye katılan ülkeler tarafından gelecek yıl imzalanması bekleniyor. Zirveye katılan bilim insanlarının da tekrar tekrar açıkladığı üzere, dünya iklim değişikliği konusunda geri dönülmez bir yolda. Bu çağrıya kulak veren karar vericiler artık fosil yakıtlara, kömüre bağlı ekonominin sürdürülemez olduğunu kabul ediyorlar. Tüm ülkelerle birlikte Türkiye’nin de en kısa sürede, fosil yakıtları terk edip, ormansızlaşmaya yol açan devasa inşaat projelerinin yerine yenilenebilir enerji ve doğa koruma uygulamalarını ortaya koymasını, gıdadan kentleşmeye kadar her alanda iklim değişikliğini durduracak politikaları hayata geçirmesini bekliyoruz.

Enerjide dönüşüm şart

İklim değişikliğinin baş sorumlularından olan enerji üretiminin yaklaşık yüzde 70’i fosil yakıtlar ile çalışan santrallerden, yüzde 25’ i HES’ lerden geliyor. Ancak bu santrallerde üretilen enerji için ödenen tek bedel iklim değişikliği değil: Kömür madenlerinde zor şartlarda, hayati risk altında çalışan insanların yaşamından, santral çevresinde yaşayan insanların yakalandığı hastalıklara ve derelerin kuruması sonucu o çevrede yaşayan tüm canlıların susuz kalmasına kadar ciddi bedellerle karşı karşıyayız. Bütün bu etkiler, talep ettiğimiz enerjinin her bir watt'ının nasıl üretildiği konusunda da sorumluluk almayı gerektiriyor. 

Paris zirvesi hükumetlerin yenilenebilir enerjiye geçişin yolunu açmada önemli bir adım oldu. Ancak yenilenebilir enerji yatırımlarında da doğa dostu kriterleri gözden kaçırmamak gerekiyor. Türkiye’de sadece termik santraller için değil, devasa büyüklükteki rüzgâr türbinleri için de zeytin ağaçları kesiliyor; köylünün bağı, bahçesi elinden alınmak isteniyor; projeler yaşam merkezlerinin hemen yanı başında, insan ve orada yaşayan diğer canlıların yaşam alanı ve sağlığı düşünülmeden yapılıyor. Bu nedenle enerji santralleri kurulurken iklim dengesine duyulan hassasiyetin, kuş göç yollarına, orman ekosisteminin bütünlüğüne ve çevresinde yaşayan insanların yaşam alanlarına da gösterilmesi gerekliliği giderek daha ağır basıyor. Enerjide sürdürülebilir bir model için, daha az tüketimle birlikte, enerjiyi har vurup harman savurmadan verimli kullanan mekanizmaların hayata geçirilmesi ve ihtiyacın büyük ve merkezi santraller yerine, yerelde ve küçük ölçekte yenilenebilir kaynaklardan sağlanması mümkün. 

Enerji ve gıdada yerellik

Kırsalda yaşayan insanların doğa dostu geleneksel yaşam tarzını korumasına destek olmak, onların kente göç edip tüketici olmak yerine, üretenler olarak yaşamını sürdürmesine de destek olmak anlamına geliyor. Tüketim yerine doğa dostu üreticiyi destekleyen ve üretimin her aşamasında sorumluluk alan türeticilerin oluşturacağı türetim ekonomisini desteklemek, hem iklim değişikliği hem de giderek artan kirliliğin durdurulması yönünde önemli bir adım olabilir. 

Merkezi sistemler yerine tarımda, enerjide ve diğer alanlarda yerel ekonomileri destekleyen bir ekonomi anlayışının iklim değişikliğini durdurmadaki rolü de gün geçtikçe belirginleşiyor. Yerel üretimin ve yerel ürün alışverişinin desteklenmesi, yerelde üretilen gıdaya yine yerelden ulaşabilmek, ulaşımdan kaynaklı sera gazı salımlarını azalttığı gibi, gıda ve besin güvenilirliğini, yeterli miktar ve erişilebilirlik istikrarını da sağlıyor. Endüstriyel tarım yerine ekolojik tarım, biyodinamik tarım, permakültür tasarımı ve bütüncül mera yönetimi gibi uygulamalara geçiş, küresel sera gazları emisyonlarının yarısından fazlasını azaltabilir. 

Sorgulama zamanı

Çözüm için ortaya konulan seçeneklerin çoğu, bizi hep aynı soruyu yanıtlamaya yöneltiyor: Ekonomik koşullara mı, yoksa doğal yaşamın kurallarına göre mi davranacağız? Ekonominin kurallarını ekolojik döngülere uygun hale getirmedikçe bu soruyu sormaya devam edeceğiz. Sorgulamadan tüketmeye ve daha çok tüketmek için daha çok üretmeye devam edersek, kendimizi ve doğayı yok etme noktasına varmamız kaçınılmaz. Ancak doğanın gerçek bilimine, resmin bütününe bakarak hareket etmeye başlarsak işin yönü değişebilir. Bu da ancak yeni bir ekonomi ya da başka bir deyişle ekolojik ekonomi için harekete geçmekle mümkün olabilir.

Bireysel olarak tüketimlerimizi ve alışkanlıklarımızı sorgulamanın zamanı çoktan geldi. Artık neyi, ne zaman, ne miktarda tükettiğimiz, düşündüğünüzden çok daha önemli. Bu sorulara verdiğimiz yanıtlar ile iklim değişikliğine sunduğumuz katkı arasında bir bağ var. İklim değişikliğini durdurmak ve değişikliklere uyum sağlamak için ekonomik ve ekolojik dönüşüm yolunda atılacak küçük ya da büyük her bir adım, gezegendeki yaşamın devamlılığına katkı yapacak.
Kaynakça:http://www.bugday.org/portal/haber_detay.php?hid=7883